24 Nisan 2016 Pazar
23 Nisan
Bir gün gecikmeli de olsa tüm çocuklara ve yüreği çocuk kalanlara nice 23 Nisan'lar dilerim.
25 Şubat 2016 Perşembe
Arabaya Tabi Olmak
Benim çocukluğumda Musti diye bir çizgi film vardı. Bu Musti yanlış hatırlamıyorsam ailesiyle yaşayan,okula giden,arkadaşlarıyla oyunlar oynayan bir kediydi. Bu Musti'nin (Musti çocuk olmasına rağmen) kırmızı bir arabası vardı. O arabayla gezmeyi çok severdi.
Ben de ilkokul yıllarında bu Mustiyi seyreder ve ona çok imrenirdim. Okula gidip gelirken hep keşke benim de Mustinin arabası gibi bir arabam olsa onunla okula gidip gelsem.Arkadaşlarımı onunla gezdirsem diye düşünürdüm.
Babam araba kullanırken hep onun arkasındaki koltuğa oturur onu taklit ederdim. Debriyaja mı basıyor ben de basardım. Vitesi mi değiştiriyor ben de değiştirirdim. Sağa mı dönüyor hoooop ben de. Sola mı dönüyor hoooop ben de.Tabi hayali vites,hayali debriyaj,hayali direksiyonla. Ama sanki gerçekten araba kullanıyormuş gibi çok keyif alırdım. Hatta kendime kağıttan ehliyet bile yapardım.
Eskiden denizde yüzmek için ördekli simitler vardı. Hala var galiba. Neyse işte benim simidimin tıpası kopmuştu ben de yerine kapkalın yaklaşık 10-15cm uzunluğunda bir elektrik kablosu takmıştım. Simidi direksiyon yapardım.Ördeğin boynunu sıkınca öterdi. O benim kornamdı. Tıpasının yerine takılı olan kabloda vites görevi görüyordu. Kadıköy- Bostancı dolmuşlarının vitesleri direksiyonun yanındaydı ya. Yaaa nasıl yaratıcılık ama? İşte ben bu sözde direksiyonumla dolmuşçuluk oynardım. Oyun oynadığım odaya kim girerse ona hemen "Kadıköy Kadıköy Kadıköy. Götüriyim mi abla? " veya "Götüriyim mi abi?" derdim. Onlarda genelde "Yok şimdi kalsın.Teşekkürler." derlerdi. Yinede sıkılmadan saatlerce dolmuşçuluk oynardım.
Annemin zaman zaman sohbet arasında "Ben yaşadığım yerde arabaya tabi olmamalıyım.İlle de arabam olsun diyebilecek bir durumum olmamalı." dediğini duyardım. Tabi ben araba sevdalısı olduğum için bu durumu çok yadırgardım.Kendi kendime "Allah Allah niye ki? İnsanın arabası olmasından daha güzel ne var? Benim arabam olsa hiç inmez bütün gün arabayla bütün İstanbulu baştan başa gezerdim." diye düşünürdüm.
Artık büyüdüm,koskocaman bir kadın oldum ve Mustinin olduğu gibi benim de kırmızı bir arabam var. Ve hala araba kullanmayı çok seviyorum ama diyorum ki "BEN ARABAYA TABİ OLMAMALIYIM."
Sebep bütün İstanbullularla aynı.Başta trafik.Eskiden bilirdin işe gidiş ve geliş saatleri,okul çıkış saatleri trafiğin en yoğun olduğu saatlerdi.Ve Avrupa yakasında Anadolu yakasına göre daha çok trafik olurdu.Şimdi hiiiiç fark etmiyor,günün alakalı alakasız her saatinde ve her yerde trafik olabiliyor. Saat öğleden önce 11:00'de Şile otobanında neyin trafiği olabilir? Herhalde kaza oldu diyorum o da yok.Bir trafik bir trafik sonra sanki arabalar yok oluyormuş gibi anlamsız bir yerde hooop trafik açılıveriyor.
Sonraki sebep hadi bir şekilde istediğin yere gittin.Bu sefer park sorunu var.Bazen park ettiğin yer gideceğin yere ters olabiliyor.Toplu taşımayla git önünde in vallahi daha avantajlı.
Bir başka sebep saygısızca araç kullananlar,sıkıştıranlar,sinyal kullanmayanlar,haddinden fazla yavaş gidenler,şerit ihlali yapanlar,ne yapacağı belli olmayan paket servis yapan motor sürücüleri veya kuryeler........
Bir başka ve bence önemli olan sebep ise güzelliklerden mahrum kalmak.Karşıya mı geçeceksin geç vapurla boğazı seyrede seyrede mesela. Bazen bana o kadar keyifli geliyor ki toplu taşıma kullanmak.Çeşit çeşit yurdum insanı var.Onları gözlemlemek.Suratlısı, suratsızı,arsızı, arlısı, uğursuzu, uğurlusu, edeplisi, edepsizi, her türlüsü. Tabi bazen sinir bozanı da oluyor aman onu da görmeyiver sanki araç kullanırken olmuyor mu?
Şuna kanaat getirdim İstanbul'da yaşıyorsan evde de okula,işe gidenler varsa en güzeli metrobüs duraklarına yakın yerlerde oturacaksın. Yoksa ömrün çoook yollarda,trafikte heba olur.Mecbur kalmadıkça da arabayı çıkarmayacaksın.
Yani arabaya tabi olmayacaksın. Bu arada annem bu lafı söylediğinde böyle bu kadar trafik yoktu. Bu laf herhalde 30 sene önce falan söylenmiştir. Annem bayağı ileri görüşlüymüş.
Bu günlük benden bu kadar. Zor ama herkese trafiksiz günler dilerim.
Ben de ilkokul yıllarında bu Mustiyi seyreder ve ona çok imrenirdim. Okula gidip gelirken hep keşke benim de Mustinin arabası gibi bir arabam olsa onunla okula gidip gelsem.Arkadaşlarımı onunla gezdirsem diye düşünürdüm.
Babam araba kullanırken hep onun arkasındaki koltuğa oturur onu taklit ederdim. Debriyaja mı basıyor ben de basardım. Vitesi mi değiştiriyor ben de değiştirirdim. Sağa mı dönüyor hoooop ben de. Sola mı dönüyor hoooop ben de.Tabi hayali vites,hayali debriyaj,hayali direksiyonla. Ama sanki gerçekten araba kullanıyormuş gibi çok keyif alırdım. Hatta kendime kağıttan ehliyet bile yapardım.
Eskiden denizde yüzmek için ördekli simitler vardı. Hala var galiba. Neyse işte benim simidimin tıpası kopmuştu ben de yerine kapkalın yaklaşık 10-15cm uzunluğunda bir elektrik kablosu takmıştım. Simidi direksiyon yapardım.Ördeğin boynunu sıkınca öterdi. O benim kornamdı. Tıpasının yerine takılı olan kabloda vites görevi görüyordu. Kadıköy- Bostancı dolmuşlarının vitesleri direksiyonun yanındaydı ya. Yaaa nasıl yaratıcılık ama? İşte ben bu sözde direksiyonumla dolmuşçuluk oynardım. Oyun oynadığım odaya kim girerse ona hemen "Kadıköy Kadıköy Kadıköy. Götüriyim mi abla? " veya "Götüriyim mi abi?" derdim. Onlarda genelde "Yok şimdi kalsın.Teşekkürler." derlerdi. Yinede sıkılmadan saatlerce dolmuşçuluk oynardım.
Annemin zaman zaman sohbet arasında "Ben yaşadığım yerde arabaya tabi olmamalıyım.İlle de arabam olsun diyebilecek bir durumum olmamalı." dediğini duyardım. Tabi ben araba sevdalısı olduğum için bu durumu çok yadırgardım.Kendi kendime "Allah Allah niye ki? İnsanın arabası olmasından daha güzel ne var? Benim arabam olsa hiç inmez bütün gün arabayla bütün İstanbulu baştan başa gezerdim." diye düşünürdüm.
Artık büyüdüm,koskocaman bir kadın oldum ve Mustinin olduğu gibi benim de kırmızı bir arabam var. Ve hala araba kullanmayı çok seviyorum ama diyorum ki "BEN ARABAYA TABİ OLMAMALIYIM."
Sebep bütün İstanbullularla aynı.Başta trafik.Eskiden bilirdin işe gidiş ve geliş saatleri,okul çıkış saatleri trafiğin en yoğun olduğu saatlerdi.Ve Avrupa yakasında Anadolu yakasına göre daha çok trafik olurdu.Şimdi hiiiiç fark etmiyor,günün alakalı alakasız her saatinde ve her yerde trafik olabiliyor. Saat öğleden önce 11:00'de Şile otobanında neyin trafiği olabilir? Herhalde kaza oldu diyorum o da yok.Bir trafik bir trafik sonra sanki arabalar yok oluyormuş gibi anlamsız bir yerde hooop trafik açılıveriyor.
Sonraki sebep hadi bir şekilde istediğin yere gittin.Bu sefer park sorunu var.Bazen park ettiğin yer gideceğin yere ters olabiliyor.Toplu taşımayla git önünde in vallahi daha avantajlı.
Bir başka sebep saygısızca araç kullananlar,sıkıştıranlar,sinyal kullanmayanlar,haddinden fazla yavaş gidenler,şerit ihlali yapanlar,ne yapacağı belli olmayan paket servis yapan motor sürücüleri veya kuryeler........
Bir başka ve bence önemli olan sebep ise güzelliklerden mahrum kalmak.Karşıya mı geçeceksin geç vapurla boğazı seyrede seyrede mesela. Bazen bana o kadar keyifli geliyor ki toplu taşıma kullanmak.Çeşit çeşit yurdum insanı var.Onları gözlemlemek.Suratlısı, suratsızı,arsızı, arlısı, uğursuzu, uğurlusu, edeplisi, edepsizi, her türlüsü. Tabi bazen sinir bozanı da oluyor aman onu da görmeyiver sanki araç kullanırken olmuyor mu?
Şuna kanaat getirdim İstanbul'da yaşıyorsan evde de okula,işe gidenler varsa en güzeli metrobüs duraklarına yakın yerlerde oturacaksın. Yoksa ömrün çoook yollarda,trafikte heba olur.Mecbur kalmadıkça da arabayı çıkarmayacaksın.
Yani arabaya tabi olmayacaksın. Bu arada annem bu lafı söylediğinde böyle bu kadar trafik yoktu. Bu laf herhalde 30 sene önce falan söylenmiştir. Annem bayağı ileri görüşlüymüş.
Bu günlük benden bu kadar. Zor ama herkese trafiksiz günler dilerim.
9 Şubat 2016 Salı
Kedimiz Freud
Freud
İşte kimseyle muhatap olmayan, evimizin ağır ağabeyi, sevgili kedimiz Freud.
Freud'un kendini sevdirmeyen,fazla sırnaşmayan bir kedi olacağı onu kucağıma aldığım ilk anda belli olmuştu. "Meeeeeeeaaaaaauuuuuvvvvvvv" şeklinde uzun uzun miyavlayarak minik patileriyle "Beni kucağına alma" dermiş gibi beni itmişti. Ben ise çoktan onu almaya karar vermiştim. Onu görünce kanım kaynamıştı. O mesafeli duruşu. Hep bir şeyler düşünüyormuş gibi halleri. Kendine münhasır bir kedi oluşu. Ben istersem kendimi kendi istediğim kadar sevdiririm sonra da giderim halleri adını Freud koymamıza sebep oldu. Freud şimdi 5.5 yaşında ama hala huyu aynı.
Arkadaşımın 10 yaşındaki oğlu bir gün "Kendini sevdirmeyen ve miyavlamayan kediye bir de para mı verdiniz?" demişti de hepimiz yerlere yatmıştık.
Kedileri çok seviyorum. Bir çok insan "Köpekleri severim ama kedileri sevmem." diyor. Kedi severler ayrı bir grup gibi sanki. Ben hem kedileri hem de köpekleri seven gruptanım.
Kedilerle köpekler farklı yapıdalar.Köpekler trip atmadıkları zaman koşulsuz sürekli yanındalar. Zaten trip atsalar bile çok uzun sürmez hemen affederler seni. Hep "Sev beni. Sev beni." halindeler. Salonda,tuvalette,mutfakta,balkonda,uykuda. Her daim yanında.
Kediler ise canı istediği zaman senin yanında.Onun dışında da uykuda. Herhalde bu yüzden onlara nankör diyorlar. Köpeğini istediğin her zaman seversin ama kedinin canı kendini sevdirmek istemiyorsa kalkar gider ya da pati atar. Aslında tam bir karakter sahibi olduğu için, gariplerim nankörlükle suçlanıyorlar.
Bence böyle iyi. Ben Freud'un bu hallerini çok seviyorum. Sırnaşmasın, derin derin düşünüp hayatın anlamını çözmeye çalışıyormuş gibi dalıp gitsin, dikkatli dikkatli etrafı süzsün, çok nadir miyavlasın, ara sıra kendini sevdirsin, göbeğini açarak yere uzansın, mesafeli davransın ama hep benimle olsun bana yeter.
Bana bak Freud; sevildiğini bil.
7 Şubat 2016 Pazar
Ders Zili Çalıyor
Banyolar yapıldı.Tırnaklar kesildi.Formalar hazırlandı.Çantalar da hazırlandı.
Bütün hazırlıklar tamam.2.Dönem başlıyor.
Bütün öğrenci,öğretmen ve velilerin 2.dönemi hayırlı olsun.Bütün okuyan çocuklarımıza
Allah zihin açıklığı versin.Herkesin 2.dönemi,1.döneminden daha iyi ve başarılı olsun.
6 Şubat 2016 Cumartesi
TOTEM
Kıymetlimissss, canım eşim büyük Joe maç zamanı farklı bir Joe oluyor. Biz maaile Fenerbahçeliyiz. Eşim büyük Joe sanki daha farklı bir Fenerbahçeli.
Biz eşimle nişanlıyken bir gün ona "Sen bütün maçları seyreder misin?" diye sordum. O da "Yooo sadece Fenerbahçe'nin ve milli takımın maçlarını seyrederim." dedi. Ben nereden bilebilirdim ki Fenerbahçenin kız basket,kız voleybol,erkek basket,erkek voleybol ve futbol maçlarının hepsini artı yorumlarını seyrettiğini. Seyrediyor tamam çok güzel, maçlar çok keyifli ama ben seyredemiyorum. Mesela basket maçları bana yasak çünkü benimle seyredince yeniliyormuşuz. Futbol maçı başlıyor "Gel karıcık gel seyret." diyor. Geliyorum "Kumandaları kaldırma!". "Neden?"."Totem yaptım.
"Oraya oturma!"."Neden?"."Totem yaptım."
"O yöne doğru bacak bacak üstüne atma!"."Neden?"."Totem yaptım."
Hele birde bu arada gol yersek vay halime. Bu böyle sürekli olunca ben de artık hangi maç olursa olsun hemen tayinimi mutfağa çıkarıp arada gizli gizli salonun kapısından bakarak maçı takip ediyorum.
Tabi totemler bu kadar değil; telefonu ters çevirmek, tv'nin sesini deplasman maçına göre numaralandırmak, maç boyunca tatlı yememek........Bunlar sadece çeyreğinin çeyreği.
Koca koca adamların bu derece futbol tutkunu olmaları hem eğlenceli hem de takdire şayan.
Eminim hangi takımı tutarsa tutsun eşi futbol tutkunu olan her kadından böyle eğlenceli totem hikayeleri çıkar.
Sizin toteminiz ne?
5 Şubat 2016 Cuma
Ben Geldim!
Vallahi benim bir suçum yok, kızım "Anne sana bir blog açalım." diye çok ısrar etti. Böylece nişanlanmamın 21. yıldönümünde bir blog annesi olmuş bulundum.
Bir evin içinde hem bir eşim hem de beş birey annesiyim. Bu beş bireyi tanıtacak olursam; 20 yaşına basmak üzere olan büyük kızım Küçük Joe, henüz liseye başlamış küçük kızım Lalüş, evimizin en edepsizi köpeğimiz Ponçik, kimseyle muhatap olmayan kedi Freud, kendi kendine konuşup duran kuşumuz Cappucino. Ve tabi ki en kıymetlimisss evimizin babası Büyük Joe. Hepsi ile alakalı ayrıntıları ileride yayınlayacağım yazılarımdan okuma fırsatına erişeceksiniz elbette.
Neden mi buradayım sorusuna gelirsek ben de bilmiyorum açıkçası. Başta söylediğim gibi hepsi Küçük Joe'nun başının altından çıktı. Vize dönemlerinde kendi kendine ödevini yaparken canının sıkıntısından sürekli "Anne hadi sana blog açalım!" diye sayıklayıp durdu, vizelerini atlattık ama baskılarını atlatamadık ve buraya gelmiş bulunduk. "Ne yazacağım kızım peki?" diye sorduğumda da "Bir sürü hobin var; kitap, örgü, resim, spor, gezmek diye gider bu liste. Elbet bunların arasından yazacak bir şeyler bulursun. Hiç bulamazsan bizi yazarsın." cevabını aldım. Zaten bilgisayarı elime tutuşturmasıyla fazla seçeneğim kalmadığını anladım. Kısaca bir fıstık yeşilimiz eksikti, ben de gelince tamam oldu. Herkese tekrar merhaba, şimdiden tanıştığımıza memnun oldum!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)